ÜLKÜCÜLERİN MEKANI

SİTEMİZDEKİ PAYLAŞIMLARIN HEPSİNİ GÖRMEK İÇİN ÜYE OLMALISINIZ
 
AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞİN MEKTUBU

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 197
Kayıt tarihi : 18/02/09

MesajKonu: BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞİN MEKTUBU   Salı Mart 10, 2009 3:40 pm

Balkanlar’ı ilhak edelim”


İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına daha yaklaşık beş ay gibi bir süre var.


Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de telaşlı bir bekleyiş hüküm sürer, devlet gereken tedbirleri almak için yoğun çaba harcarken İstanbul’da bir teğmen eline kalemi alarak dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye uzun bir mektup yazıyordu. Sözkonusu teğmen tam dört sayfalık mektubunda Balkanlar’da henüz ayak sesleri duyan tehlikelere işaret ediyor, İkinci Dünya Savaşı’nın şekillenişini görürcesine tedbirler alınmasını istiyordu. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, dönemin başbakanı Dr. Refik Saydam’a 3—6547 sayı ile havale ettiği ve gerekenin yapılmasını istediği mektubun sahibi 4 Nisan 1997 günü akşamı vefat eden Milliyetçi Hareket Partisi eski
Genel Başkanı, partinin temel felsefesini oluşturan 9 Işık Doktrini’nin meydana getiricisi Alparslan Türkeş’ten başkası değildi. Alp Arslan imzasını taşıyan mektup, Başbakan Dr. Refik Saydam’ın masasından da geçtikten sonra Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü’nün tozlu raflarına kaldırılmış, ardından devletin arşivlerine girmişti. Mektup şu anda devletin arşivlerinde, numaralı, yeri belli ve isteyen herkesin ulaşabileceği bir yerde. Türkeş bundan tam 60 yıl önce, toplam 4 sayfadan oluşan mektubu yazdığı zaman Harbiye’den henüz çıkmış, bıyıkları yeni terlemiş 22 yaşındaki genç bir Teğmendi.

Önemli bir gerçek

Mektubun ortaya çıkardığı önemli birçok gerçeğin yanısıra Türkeş’in siyasi çizgisiyle ilgili bir realiteyi burada ortaya koymakta fayda var.
Ülkücü hareketle ilgili araştırma yapanlar genellikle Alparslan Türkeş’in, fikir hareketlerinin içinde bulunmasını 1944’lü yıllara dayandırırlar.
1944’te Türkçü hareketin öncü isimlerinden Atsız’la yaptığı yazışmalar ve görüşmeler dolayısıyla Turancılık yaptığı suçlamasıyla gözaltına alınıp Tophane Askeri Tutukevi’nde hücreye konmuş, bir yıl hapis yatmıştı.
3 Mayıs 1944 olayları sebebiyle tutuklanan Nihal Atsız’la birlikte 23 kişinin içinde yeralanlardan biri de Türkeş’ti. Türkeş’in ‘tırnaklarının çekilmesi’ hadisesi burada cereyan etmiş, kendisine akıl almaz işkenceler tatbik edilmişti. Araştırmacılar, işte bu olay ve bu tarihi Türkeş için dönüm noktası olarak görürler. Fakat, Aksiyon’un ortaya çıkardığı bu tarihi mektup, bu tarihin biraz daha, yaklaşık 5 yıl daha geriye alınması gerektiğini ortaya çıkarıyor.
Türkeş, ülke meseleleri üzerine hem de ayrıntılarıyla 1944’te değil, 1939’lu yılların başlangıcında kafa yormaya başlamış ve somut adımlar atmıştı.

Aksiyon’un ortaya çıkardığı ve tarih koridorlarında bir yol açtığı mektup Alparslan Türkeş’in yıllar sonra ortaya çıkacak siyasi öngörüsünün yanısıra askeri zekasını da ortaya koyması bakımından ilginç satırlar içeriyor. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde aktif, bundan daha uzun süre de dolaylı olarak rahatsızlığın devam ettiği Balkanlar’daki olayların boyutlarını gözönünde bulunduracak olursak Türkeş’in 1939 Nisan’ında ortaya koyduğu ve tatbik edilmesini arzu ettiği fikirlerin uzantıları bugün tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.
Türkeş mektubunda savaş henüz patlak vermeden gelecek tehlikelere işaret ediyordu. Neler diyordu peki Türkeş; İkinci Dünya Savaşı patlak vermeden bölgedeki güç dengelerinin iyi gözetilerek ona göre hareket edilmesini vurguluyordu Türkeş. Bu alanda öncelikle özellikle Macaristan’ın da mutlaka içinde bulunacağı bir askeri blok kurulmasını teklif ediyor ve Macaristan’sız bir askeri blok oluşturulması durumunda Balkanlar’ın tehlikelerden kurtulamayacağını iddia ediyordu. Türkeş’e göre ‘Balkanlar’ın anahtarı Macaristan’dı.

En önemlisi Boğazlar

Mektubunda Boğazlar’ın Türkiye açısından taşıdığı öneme de büyük yer ayırıyor Alparslan Türkeş. Boğazlar’ın elden çıkması halinde Anadolu’nun da kendiliğinden elimizden çıkacağına işaret eden Türkeş’e göre; ‘Boğazlar’ın müdafaa hattı Trakya hudutlarından değil, Tuna boylarından ve Rodop Silsilesi’nden, hatta Vardar ve Sava nehirleri boyundan geçmelidir’. Türkeş’in Vardar ve Sava nehirlerinin bulunduğu Yunanistan ve Yugoslavya’dan sözederken kullandığı dil ve üslup da mektubunda dikkat çekiyor ve o zamanki konjonktüre göre Yunanistan’dan ‘dostumuz’ diye bahsetmesi ilgi çekiyor.
Topraklarımıza vaki olacak muhtemel bir İtalyan taarruzunun Bulgarlarla müştereken gerçekleştirileceğine kanaat getiren Alparslan Türkeş, bu ülkeye karşı dikkatli olunması gerektiğini belirtiyor, bundan tam 60 sene önce. Bulgaristan’ın ayakta kaldığı sürece Türkiye’nin ne Romanya, Yugoslavya ve ne de Yunanistan ile teşrik—i mesai edemeyeceğini ekliyor. Kurulacak bir Balkan bloku ile İtalya’nın sindirileceğine, Almanya’nın da Ruslar’ın üzerine gönderilebileceğine dikkat çeken Türkeş, muhtemel bir savaşın böyle bir taktikle İtalyan topraklarına kaydırılabileceğini dile getiriyor.
Apo konusunda bir dönem Türkiye’nin başını ağrıtan/ağrıtmayı sürdüren İtalya ile ilgili Türkeş’in koyduğu nokta ise şöyle; ‘Böylece İtalya Anadolu’yu işgalden evvel kendi topraklarını müdafaa mecburiyetinde kalır’. Muhtemel bir Rus—Alman çarpışması durumunda Kafkaslar’ı ele geçirebileceğimizi hesap eden Türkeş’e göre ‘O zamana kadar Rusya’yı mağlup etmek için çok yorulacak olan Almanya üzerine İngiltere, Fransa’yla birlikte hareket edebiliriz’ demekte. Türkeş, kopmasına ramak kalmış olan İkinci Dünya Savaşı öncesi Bulgaristan’la ilgili ilginç bazı yaklaşımları da mektubunda ifade ediyor.
Alparslan Türkeş, “blok” savaş kuvvetlerinin başına Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’nın geçirilmesini ve bu kuvvetlerin birleştirilmesini de istiyor.

Mektubun biçimsel tahlili

Aksiyon’un akademik çevrelerle mektup üzerine gerçekleştirdiği değerlendirmelerden şöyle bir sonuç çıktı: Mektup, kullanılan yazı şekli itibariyle öncelikle saygı ve şefkat dolu bir samimiyette yazılmış. Mektuptaki ifadeler biraz katı olmakla birlikte berrak, açık bir zihinle yazıldığını gösteriyor. Yazarı, sağlam karakterli, kuvvetli bir kültüre sahip görünüyor.
Ayrıca, mektup sahibinin duygusal bir rahatlığa sahip olduğu, mektubun huzurlu bir ortamda yazıldığı belli oluyor. Anlatılanların meseleyi açık ve net bir şekilde dile getirmesi, yazarın kararlı olduğunun da açık göstergesi.

Mektup şekil açısından değerlendirildiğinde ise; bir kere konsantrasyon bakımından son derece mükemmel. Cümlelerin ve kelimelerin birbirlerine olan bağlantıları, kelimelerin oranı ve akıcılığı kendisinin bu konu üzerinde yoğunlaştığını gösteriyor.
Bu, o andaki ruh halinin canlılığını ve coşkunluğunu, içtenliğini, aynı anda öfke ve hiddet duygularını çağrıştırıyor.
Cümle yapıları kıvrak zekası olduğunu gösteriyor, ilgili şahsın. Mektupta gerek kendisi açısından gerekse konuyla ilgili hususlarda sublimation kullanılmış.

Mektup başlandığı gibi bitmiş. Hiçbir kopukluk gözükmüyor. Kendisinin içten ve samimi duygularını ifade etmede dürüst ve açık bir dil kullanmış. Mektubun sonuna dek herhangi bir frenleme ve direnç olmamış.
Mektubun başından itibaren kendisini konuya kaptırmış. İncelik ve nezaketle amirlerini överken aynı zamanda da konuya ilgilerini çekmek istemiş.

Mektup çok yoğun bir konsantrasyon ve heyecan duyguları içerisinde yazılmış ve bu konudaki tüm fikirler süratli bir şekilde yazılarak ortaya konmuş. Bu bir duygu yüklemesinin aktivasyonu içinde olduğunun göstergesi.
Mektubun önceden tasarlandığı hemen hiç duraklamadan yazıldığından belli. Yine mektubun aynı akıcılıkla sürdürülmesi taktik anlayışının kararlılığı olarak yorumlanabilir. Konuyu oldukça homojen bir şekilde işlemiş, hiçbir flûluk yok, herşey açık ve net.

Mektubun düzeni de oldukça mükemmel. Tam bir asker mektubu. Disiplinli, metodlu ve saygılı. Yazı dili kurallarına itina göstermiş, açık ve seçik olmayı hedeflemiş. Konunun maddelere dökülmesi organizasyon kabiliyetini ortaya koyuyor.

Ünal: O zamana göre doğru...

Mektubu değerlendiren Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyelerinden Dr. Hasan Ünal, mektuptaki değerlendirmelerin o döneme göre düşünülmesi gerektiğini belirtti. Teğmen Alparslan’ın mektubunun, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden yaklaşık beş buçuk ay önce kaleme alındığını belirten Ünal, mektubun Türkiye’nin Balkanlar’da nasıl bir dış politika uygulaması gerektiği konusuna hasredilmiş olduğunu ve teklif ettiği dış politika önerilerinin ise iki ana düşünce üzerine inşâ edildiğini ifade etti.

Dr. Hasan Ünal, sözlerini şu şekilde sürdürdü; “Bu iki ana noktadan birincisi Bulgaristan, ikincisi de Almanya—Rusya ilişkileri üzerinde yapılan analizlerdir. Bulgaristan’ın hasım bir ülke olduğu ve başka devletlerle birlikte Türkiye’ye karşı bir askeri harekata kalkışması halinde, bunun ne tür vahim sonuçlar doğurabileceği üzerine teğmen Alp Arslan’ın yaptığı tahliller, Osmanlı’nın yaşadığı savaş tecrübelere dayanan bir görüştür. Ve bu açıdan büyük ölçüde doğrulanmış bir analizdir. Osmanlı’yla Rusya arasında yapılan savaşların hemen hepsi, Boğazlar’ın savunmasının Türkiye Cumhuriyeti topraklarıyla sınırlı olan bugünkü Trakya topraklarında yapılmasının çok zor olduğunu ortaya koymuştur.
Bunun en belirgin tecrübeleri, ‘93 Harbi’ olarak bilinen 1877—78 Osmanlı—Rus Harbi ve Balkan Savaşları sırasında yaşanmıştır.”

Tesbit yanlış sayılmaz

Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ünal, Alparslan Türkeş’in 1939’larda Bulgaristan’la ilgili tesbitlerinin sözkonusu döneme göre doğru olduğunu belirtiyor; “İki savaş arası dönemdeki Bulgaristan, teknik tabirle ‘revizyonist’ bir ülkedir. Yani Balkanlar’da Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen siyasi haritadan memnun değildir ve bunun değiştirilmesini istemektedir. Siyasi haritadan tatmin edilmiş olarak bölgesel ve uluslararası sisteme katılmış olan Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ise ‘Balkan Antantı’ çerçevesinde işbirliği yapmaktadırlar. Bulgaristan, Balkan Antantı’na karşıdır.
Bu yönüyle Türkiye, Bulgaristan’dan bilhassa savaşın yaklaşmakta olduğu yıllarda rahatsızdır. Dolayısıyla Teğmen Alp Arslan’ın, Bulgaristan’ın yok edilmesini istemesi stratejik açıdan yanlış bir tespit sayılamaz. Ancak Bulgaristan’ı yok ettikten sonra Macaristan’ı Balkan blokunun içine alma önerisi o günlerin şartlarında biraz zor olabilirdi. Teğmen Alp Arslan’ın Romanya’nın ‘Macarlarla meskun bir kısım araziyi’ Macaristan’a vermesini teklif etmesi ve bu sayede hem Macaristan hem de Romanya’yı blok içinde tutma önerisi, o zamanki şartlar içinde biraz zayıf temelli görünüyor: Zira, Birinci Dünya Savaşı sonrasında hem Macaristan, hem Bulgaristan, hem de eski Çarlık Rusya’sı aleyhine topraklarını genişletmiş bulunan Romanya’dan o sırada Sovyet Rusya’nın da toprak talepleri vardır. Romanya bu tür taleplere karşılık vermeye başladığı zaman iyice küçülecektir. Ayrıca o günlerde Almanya yanlısı bir siyaset izleyen Macaristan, Almanya’yı Balkanlar’a sokmamaya çalışacak böyle bir blok içerisinde yer alır mıydı?
Ancak her hâlükârda Bulgaristan’ın devre dışı kalacağı bir Balkan coğrafyasında Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve hatta Romanya daha iyi bir savunma hattı oluşturabilirlerdi. Ve Teğmen Alp Arslan’ın da vurguladığı gibi bu hattın gücünden çekinecek olan Almanya, Balkanlar’a girmeden doğrudan Rusların üzerine yürüyebilirdi. Bulgaristan’da çıkarılacak savaşla ilgili hile senaryolarının benzerlerinin o günlerde pekçok ülke tarafından birbirlerine karşı kullanıldığını hatırlamak gerekir”.

İngiliz arşivlerinde ortaya çıktı...

Almanya ile Rusya’yı savaştırma düşüncesi mektupta sözü edilen siyasetin belki de en can alıcı tarafıdır ve mantıklı bir stratejik düşünceyi yansıtmaktadır. Almanya’yı Rusya’nın üzerine sürme düşüncesi, Türk hariciyesi tarafından savaş sırasında maharetli bir biçimde kullanılmıştır. Almanya’nın Rusya’nın üzerine gönderilmesinde Türkiye’nin etkili olduğunu savaş sırasındaki müttefikimiz olan İngilizlerin de kabullendiğini, İngiltere arşivlerinde son zamanlarda yapılan araştırmalar ortaya koymaktadır. Mektupta Almanya’nın Rusya’yı tamamen yok etmesi senaryosundan bahsediliyor. Bu gerçekleştiği takdirde de Türkiye, İngiltere ve Fransa ile birlikte yorulmuş Almanya’yı Rusya topraklarından atacak ve Kafkasya’yı alacaktır. Bu senaryo tutmamıştır; zira, Almanya Fransa’yı tamamen devre dışı bıraktıktan sonra, Rusya’nın üzerine yürümüş ve İngiltere Rusya ile müttefik olmuştur. Bu senaryo gerçekleşseydi Rusya’yı tamamen yok eden bir Almanya zayıflamak yerine muhtemelen güçlenecek ve Türkiye’yi tam bir çember içine sokacaktı. Dolayısıyla Türkiye açısından en iyi senaryo Almanya ile Rusya’nın birbirini tamamen yıpratması olabilirdi ve bu büyük ölçüde gerçekleşmiştir.
Gerçekleşmeyen ise Türkiye’nin önerilerine rağmen Rus orduları önünde gerileyen Almanlara karşı Balkanlar’da, içinde Türkiye’nin de yer alacağı bir müttefik çıkarmasının yapılmamasıdır. Bu yapılsaydı Balkan toprakları müttefikler tarafından ‘kurtarılacak’ ve bu toprakların Sovyetleşmesi önlenecekti.

Mektupta bahsedilen senaryoların tamamen 1939 yazının oynak siyasi atmosferinde çizildiğini unutmamak gerekir. Bugün bahse konu olan devletlerden Yugoslavya yıkılmış ve yerine bağımsız devletler kurulmuş; o günlerde en tehlikeli düşman diye anılan Bulgaristan ise bugün en güvendiğimiz ve en iyi ilişkiler içinde bulunduğumuz bir komşumuzdur.

Son değerlendirme tarihçilerin...

27 Mayıs’ın kudretli Albayı ve Türk siyasi hayatının son dönem en renkli ve ilginç kişiliklerinden Alparslan Türkeş’in sır mektubu bu şekilde. Bu görüşler elbette devletin resmi görüşleri ya da stratejileri değil. Yalnızca ileride Türk siyasi hayatında önemli yerlere gelecek asker bir kişinin görüşleri... Son değerlendirme elbette tarihçilere düşüyor.Kaynak:Aksiyon Dergisi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://ulkuculerin-mekani.hareketforum.com
 
BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞİN MEKTUBU
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» küresel ısınma (2070'ten gelen mektup

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ÜLKÜCÜLERİN MEKANI :: BÜYÜK LİDERLER :: BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ-
Buraya geçin: